Aşk ve Baş kaldırı : Black Mirror esinlenmesi

Okurken dinleme önerisi! ( https://youtu.be/iAP9AF6DCu4 ) The Calling – Wherever you will go

“If I could, then I would. I’ll go wherever you will go”

Black Mirror sanırım bugüne denk izlediğim en güzel diziydi. Hiç ama hiç düşünemeyeceğiniz distopyalarla aklınızı yerinden oynatabilecek kadar güçlü kurgusunu dizinin birbirinden bağımsız her bölümünde hissediyorsunuz. Son sezonunda beni inanılmaz derecede etkileyen bir bölumden bahsetmek istiyorum bu yazımda, daha doğrusu beni yazmam için teşvik eden bir bölüm hakkında.

[Korkmayın, diziyi izlemiyor olsanız bile başta kısaca bahsettim, daha çok düşünce yazısı gibi bir yazı oldu.]

[Yazımın bundan sonraki kısmında henüz izlemeyenler için spoiler bulunuyor. Eğer izlemeyi planlıyorsanız okumamanız sizin için ve bana söylenmemeniz için daha sağlıklı olacaktır. 🙃]

  • Öncelikle bölümün adı “Hang the Dj” ve dizinin son çıkan sezonunun 4. bölümü olarak çıktı karşımıza.

Basitçe değinmem gerekirse, Tinder gibi bilindik “ilişki kurma/randevuya çıkartma” temelli bir veri tabanı sistemi üstünden size belirli ilişkiler yaşattıktan sonra “hayatınızın aşkına” kavuşma garantisi (%99.8) veren bir uygulama gibi gözüküyor işler başta. Kişiler sadece randevu temelli bir dünyada yaşayıp onlara verilen süre zarfında karşılarına çıkan kişi ile ilişkilerini yaşıyorlar. Hatta bu süre zarfında onlara bir bile ev veriliyor, burada vakit geçiriyorlar. Zamanları dolduğunda ise sorunsuzca ayrılıyorlar ve programın karşılarına çıkardığı bir başka kişi ile yollarına yine belirlenen bir süre zarfında devam ediyorlar. Ta ki, program onlar için uygun kişiyi bulana dek.

Dizide karşımıza çevrelerindekiler gibi ruh eşini arayan iki kişi çıkıyor. Yolları kesişiyor ve çok kısa bir süreliğine beraber oluyorlar. Zamanları dolduğunda ise ayrılıyorlar. Hayatlarına başka başka insanlar giriyor ve birgün tekrar karşılaşıyor. Bölümün detaylarına çok fazla girmeyeceğim fakat sonuç olarak son birliktelerindeki süre dolduğunda aslında ikisi de birbirinden ayrılmak istemiyor. Programın bu konu hakkında katı kuralları var ve bunların yaptırımları çok büyük. Ana karakterler, tekrar başka ilişkiler yaşasalar da birbirlerine aşık oluyorlar ve bu programın bütün kurallarını ihlal ederek beraber kaçmaya karar veriyorlar nitekim kaçıyorlar da.

Tam bu anda aslında anlıyoruz ki uygulanan bu teknolojik programın içine yine aynı sistemi kurmuşlar ve yapay zekanın oluşturduğu bir simülasyonda ikisinin de vereceği tüm tepkileri sarmal bir şekilde hesaplamış, bölümün başından beri aslında biz sadece onlarca simülasyon içinden sadece birini izlemişiz.

Bölümün sonuna geldiğimizde de bu uygulamanın aslında kurguladığı 1000 adet senaryonun var olduğunu anlıyoruz ve bizim baş karakterlerimiz yolları az da olsa kesiştiği bu 1000 senaryonun 998’inde yine birbirlerine aşık olmuyorlar ve kaçmayı tercih ediyorlar.

Ben sanırım olayın en çok bu kısmına takıldım. Açıkçası önce kendimi baş karakterlerden birinin yerine koyup kaçmaya karar verir miydim gerçek aşkımın peşinden diye sorguladım. İçinde bulunduğunuz sistem size her şekilde buna itaat edip dediklerini yapmaya zorlarken gerçekten aşık olduğunuzda her şeyi karşınıza alıp kaçabilir misiniz? Aşk gerçekten bir baş kaldırı ve bir isyan mıdır?

Köksüz ilişkilere bel bağlayıp duyguötesi kavramına geçmenin oldukça sıradanlaştığı şu son dönemlerde aslında bütün bu soruları eleştirmek çok mümkün. Bölümde en üst koltuktan sizi yöneten “sistem”, insana özgü duyguları bile köleleştirip yönetmektedir ve aslında günümüze bakıldığında da aynı şeyi görmek mümkün. Bütün o “ilişki yaratma/randevulaştırma” uygulamalarında hem facebook gibi genel sosyal medya hatları üstünden sizinle aynı zevklere sahip kişilerle eşleşebiliyorsunuz hem de yaşadığınız bölge içinde birini bulabiliyorsunuz. Belki henüz tamamen köleleştirilememiş olsak da aradığınız şey “gerçek aşk” olduğu sürece bu gibi uygulamalara başvurduğunuz an karşımıza size en uygun kişiyi çıkarmak için çabalayan bir sistemle karşılaşıyoruz.

Üzücü olan kısmı ise, gerçekten geniş bir kitle bu tarz uygulamalara bağlı yaşayıp ümidini bu çerçevede filizlendirmeye çalışıyor. Sokakta, okulda ya da bir kafede görüp asla konuşamadığınız biri ile bu tarz bir uygulama üstünden sohbet kurup gerçek olmayan bir sanal aleme gömülüyorsunuz. Anlattığım tüm bu kölelik durumundan kurtulmak için de bir baş kaldırı ve isyan baş gösteriyor çünkü gerçek duygular asla ve asla sınır tanımıyor. İster içinizde tutmayı deneyin ister yalanlayın ama günün sonunda bundan kaçamıyorsunuz ve ayaklarınızın sizi götürdüğü tek yol kalbinizin attığı yer oluyor.

Durkheim’ın “Tutku birleştirir ama köleleştirir de.” sözü tam “Evet, simülasyondan çıktılar. Şimdi demek ki gerçek dünyada gerçek aşkı yaşayacaklar.” düşüncesine ulaştığımızda aklımıza geliyor çünkü her ne şekilde olsun, bütün senaryolar kurulsa da hala bir sistem üzerinden gerçek aşkı yaşamaya çalışıyorlar. Bir randevu uygulamasının köleliğinden çıkıp bu sefer de aşkın kölesi oluveriyorsunuz ve bu böyle devam edip gidiyor. Ne siz kaçabiliyorsunuz ne de etrafınızdaki etkenler sizi bırakıyor.Bu noktada söyleyebileceğim çok şey var aslında. Bir yandan uğruna baş kaldırdığınız şeyin kölesi olmaya başlıyorsunuz sonuçta.

Dizide biraz “Aşk için baş kaldırmak zorundasınız!” havası sezdim. Evet bir yandan buna katılıyorum çünkü örneğin dizideki o “coach” denen sembolik “Siri” tarzında kullanıcıların ilişki tavsiyesi aldığı alet, aslında çevreden gelen yarı emredici yarı arkadaş tavsiyesi vari düşüncelerle çok benziyor. Ayrıca bence bunları bir kenara bırakıp asıl istediğiniz şeye odaklanmak ve bunu tartıp biçtikten sonra bu amaç uğrunda hareket etmek çok doğru fakat tamamı ile her şeyi reddetmeden ve belki de kendi çevrenizden ve en önemlisi kendinizden ödün vermeden de pek ala bu “gerçek aşk” meselesine ulaşılabilir.

Bir başka yönden baktığımızda bu sistemin mahalle baskısı olarak bildiğimiz ilişkinin her detayına karışan çevreyi temsil ettiğini de kolayca fark edebiliriz ve bence bu noktada aslında baş kaldırmak çok da yanlış bir şey değil. Sonuçta hissettiğiniz şeyin gerçekten de aşk olduğuna inandığınız sürece içinizden ne pes etmek ne de koy vermek gelir. Ne olursa olsun o önünüzde dikilen kocaman engelleri birer tümseğe ancak ve ancak severek dönüştürebilirsiniz.<<<<
mde ayrıca baş karakterlerin programı kullanarak ilk buluştukları kişiler birbirleriydi. Bence senarist burada biraz da ilk aşkın ve her şeyin ilkinin biraz da önemine vurgu yapmış. Ne kadar doğru ne kadar yanlış sizin düşünceniz ama alttan bir "İlkler özeldir." mesajı hissettim.

Son olarak sizlere, kendi kendime "Ben baş kaldırır mıydım?" diye sorduğumu söylemiştim. Üzülerek evet demek istiyorum. Üzülerek diyorum çünkü gözüm kara diye mi yoksa gerçekten inandığım şeyin peşinden her şeye rağmen koştuğumdan mıdır bilmiyorum ama ne olursa olsun aşıksam ve buna inanıyorsam sonuna kadar giderdim. Herkes hergün "gerçekten aşık" olmuyor. Evet belki gerimde kalan her şeyi yakamam, bütün bağlarımı koparamam ya da bir noktada kendimden vazgeçemem ama günün sonunda bu aşk dediğimiz kavramın o kadar da toksik olmadığına inanıyorum. Belki başınızı sizi yere serebilecek denli kuvvetli döndürüyor ama bir yandan da dimdik arkanızda durup sizi tutuyor.

Özetle, şarkıdan yaptığım alıntıdan da anlaşılacağı üzere, geçmişi anıp da "If I could turn back time, I'll go wherever you will go." dememek için..

Tek taraflı kaçma isteği durumu da mevcut tabii. Ama bunu başka bir yazıma saklıyorum.

Posted in: Genel

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.